Dün Güngören'de...
O sokaklarda acının ve gözyaşının izini sürerken aklımdan birçok soru geçti.
Ve hiçbirinin bir yanıtı yoktu.
Ölümü, terörü, kaderi ve öte dünyayı düşünüp durdum öylece...
Hayatın içinde "doğmak" varsa "ölmek" de var elbette...
Fakat her ölüm bir midir?
Dilinin ucunda kelime-i şehadetle ölümü beklemek ve yüzlerce tövbe ile, Allah'ın rahmetine sığınarak Azrail'in yolunu gözlemekle...
Bir gülücüğün, hesapsızca atılmış bir kahkahanın, yarına dair kurulan bir düşün tam orta yerinde ölüme yakalanmak aynı şey midir?
Güngören'de...
Filiz İkiz, sekiz aylık hamileydi, 13 gün sonra bebeği doğacaktı. Onun için mavi, minik eldivenler almıştı, evine dönecekti ki...
Olmadı.
Önce o doğmamış bebek öldü, sonra da annesi...
Şeyma Özkan, bir yanında annesi, diğer yanında babasıyla, ilk patlamayı duyar duymaz 3. kattaki evlerinin balkonuna çıktı.
Annesi, "Yok, bir şey yok tatlım" diyerek onu çağırdığında, küçücük kalbi heyecanla çarpıyordu.
İki saniye sonra ikinci patlamayla bir şarapnel parçası Şeyma'nın o çarpan minicik kalbini parçaladı...
Nasıl olur ki?
Annesi inanamadı ama...
Ya 3 yaşındaki Aleyna ile 5 yaşındaki Taha'ya ne demeli?
Onlar da dondurma almak için çıkmışlardı, anne anneleriyle... Ölümün soğuk nefesi, onların o küçücük yüreklerini de nefessiz bıraktı.
Başka biri orada tekerlekli sandalyede ekmek parası için çalışırken, bir diğeri evine ekmek götürürken... Bir diğeri de kuş yemi almış evine dönecekti ki...
Evinin balkonundaki o kuş korkuyla kanat çırptığında, sahibi çoktan öte dünyaya uçmuştu.
Bu ölüm, normal bir ölüm müdür şimdi?
Birbirini hiç tanımayan insanlar aynı kaderin ortağı olabilirmiş demek ki...
O ortak kaderden herkese eşit hisseyle ölüm düştü sadece...
Geri kalanlara da ömürlük bir acı...
Ölmek ölen için farklı farklı olabilir ama geride kalanlar için hep aynıdır.
Acı ve gözyaşı...
Ve yürek ağrısı...
Bazen bir ölüm anında, geride kalana biçilen rolü düşünüyorum da...
Galiba ona biçilen rol, gidenin bıraktığı acıya bekçilik etmektir.
Her ölüm yıldönümünde aynı yasın elbiselerini kuşanıp giyinmemizin nedeni bu değil mi?
O kor'u sürekli canlı tutmak için değil mi, dinlediğimiz o şarkılar, yaktığımız o ağıtlar?
Hepsi acıyı sahiplenmek ve onu korumak içindir.
Çünkü gideni kalbimizde yaşatan şey duyduğumuz acıdır. Ne kadar acı çekiyorsak o kadar yaşatıyoruzdur, ölümün bizden alıp gittiğini...
Dün bütün o olup bitenden ve beni, acıya tanıklık eden o sokak aralarında yakalayan tüm o sorulardan çıkardığım sonuç işte buydu.
Başka bir şey daha vardı elbette: Galiba kurban seçilmek ile ölmek de aynı şey değil.
Güngören'de gidenler kurban seçilenlerdi.
Hangi kutsal yaratıcıya, hangi kutsal dava için kurban edildi onlar, bilen var mı?
Terör, eyyy terör!!!
Azrail'in gözüne bakarak ölümü beklemek varken, bir kahkahanın tam orta yerinde masum bir insanı öldürmek de ne?
Artık yetmedi mi?