Kim demiş halkımız okumuyor diye. Bu peşin fikirliliğin peşine takılıp gidenler fena halde yanılgı içerisindedirler. Okumak tam anlamıyla kitlesel bir sözcük bizim lügatimizde. Hariçten gazel okumayı mı dersiniz, ıssız yerlerde ona buna meydan okumayı mı, yoksa dirsek çürütürcesine ömrün sonuna dek mektep medrese okumayı mı?.. Şimdi bu kadar müktesebata sahipken kalkıp da “halkımız okumuyor” demek iş mi yani! Durun hele, ne demek istediğinizi gayet iyi anlıyorum. Elbette siz gazete, dergi, kitap gibi tefekkür ve tezekkür gerektiren şeyleri okumaktan bahsediyorsunuz. Anladık canım, acele etmeyin, biz de oraya geliyoruz işte. Fena halde yanıldığınızı yüzünüze vurmak değil elbette maksadım. Sadece halk içinde gördüğüm sıra dışı bir örnek karşısında teşehhüt miktarı susup bir elif boyu kadar duraksadım. Efendim, şu yaşa geldim (bilmediğiniz için ‘hangi yaşa’ diye sorabilirsiniz, siz çok yaşayın) sanattan edebiyattan anlayan en az üç berber, iki su tesisatçısı ve dahi bir o kadar overlokçu tanıdım. Ama ne yalan söyleyeyim geçenlerde rastlayıp tanıştığım ve bolca istifade ettiğim manav Haydar (Haydar Özen) bildiğim her şeyi unutturup bütün ezberlerimi bozdu. Adama bak ya, domates, biber, patlıcan sergileri arasında bana Heidegger’den bahsedip Kant ve Hegel’den dem vuruyor. Sizi daha fazla meraklandırmadan Manav Haydar’la yaptığım söyleşiye geleyim.
—Merhaba Haydar Bey!
—Merhaba efendim
—En son hangi okulu bitirdiniz Haydar Bey?
—Valla en son bitirdiğim okul Çimentepe İlkokulu
—Okul bitti ama okumak bitmedi desenize, siz hiç alışık olmadığımız biçimde manavlık yapmanıza rağmen oldukça yoğunluklu, entelektüellere özgü kitaplar okuyorsunuz, bu okumalarınızı yaptığınız işle nasıl bağdaştırıp uzlaştırıyorsunuz?
—Okumayı bir çeşit ontolojik arayış serüveni olarak gördüğümden olmalı, kitaplara hiçbir zaman yaptığım iş arasında ilinti kurarak yaklaşmadım. Meslekle okumak arasında kurulmaya çalışılan korelasyon biraz da modern zamanlarla alakalı bir durum.
—Evinizde kütüphaneniz var mı?
—Hayır desem sizi hayal kırıklığına uğratmamış olurum umarım. Şimdiye kadar öyle dört başı mamur dört oda evim olmadığı gibi kütüphane kurmaya da imkân bulamadım. Aldığım kitapları anında tüketirim. (Eliyle portakal sandığını gösterir) İşte şu sandığın içinde biriktiririm. (Muhabir arkadaşım Hilmi elindeki kitap dolu portakal sandığını çekmeye davrandıysa da Haydar Bey’den bir türlü fotoğraflama izni çıkmadı.)
—Neden fotoğraflamamızı istemiyorsunuz bu niteliğinizi?
—O zaman benim diğerlerinden ne farkım kalır. Ortada olay addedilecek bir olay görmüyorum. Elmadan nara her şeyi çekebilirsiniz; ama benim ruhum öyle kolay kolay resmedilemez.
—Estağfurullah efendim, siz istemedikçe sizi fotoğraflamak ne haddimize. Ama sizin gerçekten birikimli bir manav olduğunuzu da okuyucularımıza anlatmamız gerekiyor.
—Eğer okuyucularınız da birikimli ise anlar.
—Neyse Haydar Bey, neler okuyorsunuz son günler? Hangi kitaplar var elinizde?
—İnsanlığımı idrak düzeyine geldiğimde üç şey beni peşinde sürüklemiştir: Kaygı, sıkıntı ve merak. İşte bunun için fenomonolojik tecessüs içerisine girdim. İlk zamanlar Edmund Husserl, ardından onun çok sıkı takipçisi Martin Heidegger’in yazdıklarını adeta içtim diyebilirim.
—En çok hangi kitapları etkiledi sizi Heidegger’in?
—Zaman ve Varlık Üzerine” adlı kitaptan çok etkilendim. Sonra “Hümanizm’in Özü” ve “Metafizik Nedir?” kitapları bende iz bırakan kitaplar oldu. Ha, ayrıca onun dil felsefesi üzerine ortaya koyduğu düşünceler beni derinden etkilemiştir. “Dil varlığın evidir” diyerek dil ile varlık arasında onun gibi ilinti kurma ufkuna sahip bir ikinci kişi yoktur felsefe dünyasında.
—Kant ve Hegel’in 19.yy.da yaptığını Heidegger Neitche ile birlikte 20.yy.da yapmıştır diyebilir miyiz?
—Gayet tabii, çok ciddi politik hatalar yapıp düşünsel açmazlara ve tutarsızlıklara girse de yaptığı yanlışlarıyla bile öğretici olmuştur. Onu seven kadar sevmeyen de olmuştur bu yüzden. Örneğin (Tam burada bir müşteri Haydar Bey’in sözünü keser, zira salatalık fiyatını sormaktadır.)…Evet, ne diyordum; örneğin Adorno ve Hebermes Heidegger’i hiç sevmez. Adorno’ya göre o “anlaşılmamak için uğraşan bir adam”dır. Hebermes ise onu kitaplarıyla Nazi düşüncesini yaymakla suçlayıp ajitasyonla itham eder. Ama bütün bunlara rağmen Derrida ve Faucault gibi düşünürler Heidegger’i sevip desteklemişlerdir.
— Lütfen şaşkınlığımı bağışlayın, bu kadar sebze ve meyve bilimsel geriliminize engel teşkil etmiyor mu?
- Hayır, neden engel teşkil etsin ki? Tam aksi onların camit duruşu varlık üzerine kurduğum düşünceleri daha bir yerli yerine oturtuyor. Bin bir çeşit lezzetin harmanlandığı yer burası. Dünyanın hülasası gibi. Bir nar olmayı ne kadar çok isterdim. Kesrette vahdeti hatırlatıyor bana nar. Burası dünya ve ben iyi yere dükkân açtım.
— Orhan Pamuk’a Nobel ödülü verilmesini nasıl karşılıyorsunuz?
— The New York Times gazetesi ondan bahsederken bir ifade kullanmıştı: “Kültürel ve Siyasal olarak batılı” gibi bir cümle. Ben ne yazık ki orjinaline ulaşamadım. Aslından İngilizcesinden okumayı tercih ederim. Sanırım bu tümce her şeyi gayet iyi anlatıyor. Yine şu sözü eğer yine o söylediyse Nobel almasına şaşırmamak lazım. “Türkiye’de aşırı milliyetçilik ve İslamcılığın artması halinde ya da askeri darbe olduğu taktirde yurtdışına kaçarım!” Son zamanlarda “sözde Ermeni soykırımı”na dair söyledikleri de bana göre Nobel’i hızlandırır nitelikte gelişmelerdir. Romancılığını tartışmamı benden istemiyorsunuzdur herhalde!
— Haydar Bey, şu an okuduğunuz kitaplar neler?
— Erol Manisalı’nın “Bıçak Sırtında Türkiye”, Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” –Bu kitabı ikinci kez okuyorum-, Esir Şehrin İnsanları “Kemal Tahir”in, İsmet Özel’in “Çenebaz” kitabı, Stefan Zweig’ın “Magellan”ı, Nurdan Gürbilek’in “Mağdurun Dili”
— Bize değerli vakitlerinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Haydar bey.
— Ben teşekkür ederim, ilk kez bana ayva ile nar’ın kaç para olduğunun dışında bir soru soran oldu. Size minnettarım.
huseyinakin@yahoo.com