“Bir varmış bir yokmuş, / derler hani: / Aşkın küçük sandalı / hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi! / Dayanamayıp parçalandı işte sonunda.”
Dünya karşısındaki çaresizliğini bu satırla dile getirdikten sonra hayatına son veren Mayakovski, kendisinden önce ve sonra yurdunu arayan binlercesi gibi o garip ve hüzünlü şarkıyı şimdi şiirlerinde çağırıyor. Benzer bir sonla yenilgisini ilan eden İlhami Çiçek “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın.” der Satranç Dersleri’nde. Hayatı bir piyonun yalnızlığında yaşayan bu kalbi kırık adamlar için dünyadan Tanrı’nın değil de kendilerinin biçtiği bir sonla ayrılmak, piyonların önden gidip atların ayakları altında çiğnenmeye kafa tutmalarından başka bir şeydir. Bu isyan, bu başkaldırış acı fakat bir o kadar da trajik yaşamları birleştirir hep.
Arayıp durdukları bir şey vardır yalnız başlarına. Sylvia Plath’dan Nilgün Marmara’ya, Hemingway’den Yitik Ozan’a kadar yaban kaldıkları bu insanlık trajedilerinin, üstene üstüne gelmesi karşısında sonunda pes ederler ve veda ederler kirletilmiş kalplerle dolu olan bu dünyaya. Onların rest çektikleri sıradanlık ve vurdumduymazlık sanatını ısrarla eda edenler ise adi bir sırıtkanlıkla şekillendirdikleri yüzleriyle aramızda dolaşıp dururlar.
‘Sertleşme sorunu’ ifadesinin bir cinsel terim olduğu sanılsa da aslında insanoğlunun hayatın yıkımı karşısında dik durmayı becerememesinin komik bir ifadeye bürünmüş halidir. Kimileri bu durum için Deli Dumrul gibi “Geçenden 5 akçe geçmeyenden 10 akçe” deyip durumu kurtarırken, Mayakovski gibiler, gözlerinden ateş fışkırarak çaresizliğini kusan çocukların Rus banliyölerinde verdiği hayata karşı sertleşme denemelerinden ruhlarında kalan o öksüz nefeslerin ürperticiliğiyle kılıçlarını çekip, soylu bir samuray gibi son darbeyi kendilerine vururlar.
“Bir oyuna rastgeldim / her taşı yakup hüznü.” “Sen ey atını kaybeden oyuncu / bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam / bırak oyunu.” diyerek anlatır bu durumu İlhami Çiçek. Oyunu bırakmak aynı zamanda oyun içinde oyun çeviren dünyanın kirlenmiş yüzüne atılmış bir şamar olacaktır. Lakin iyi adamların birer birer iyi atlara binip gitmeleri ile dünyadan umut besleyenler de kolsuz kanatsız kalacaktır.
Bu oyunun müsebbibi olarak gördüğü ve arayıp bulamadığı Tanrısına kafa tuttuğu bir şiirinde “Al götür başımdan / bana sevgili diye verdiğin baş belasını!” diyecek kadar sevgilisinin kurtulmak isterken, ölümün sıcak öpücüğünü gönüllü olarak çağırdığında “Lili beni sev.” diye seslenirken aslında sevmediği halde kapısını çalmak zorunda olduğu bir devlet memuru gibi ülkesine hicret ettiği meçhul Tanrısına da bir ricada bulunmaktadır Mayakovski. Ve geride kalan, içli birer kalple yaşayan, kalplerindeki kıymıktan dolayı yeryüzünde aksak bir ceylan gibi seke seke yaşayan aşıklara ölümsüz bir miras bırakmaktadır. Kendisi giderken gitmemenin erdemini, dünyayla inatlaşmanın, aşkı kovalamanın güzelliğini fısıldamaktadır.
Veda anında dahi sevmeyi ve tekrar buluşmayı murat eden sevenlerin hatrına inatla bir aşkın peşinden koşmak gerekmez mi? Diktatör sevgilisi Mussolini ile ipe giden Clara Petacci, ihtiraslı aşkı Hitler’le birlikte siyanürü tadan Eva Braun, Che için Bolivya ormanlarında kurşunlarla paramparça olarak hayata veda eden Tania yanlış adamı sevmiş kadınlar olduklarını bile bile aşklarının peşinde ölümün kucağına atılacak kadar cesurken bizim yapmamız gereken nedir? Kaçmak mı? Hayır.
Yapmamız gereken Mayakovski’nin, sevdiği kadına belki de yaşarken söylemekten sakındığı o anlamlı iki kelimeyi defalarca söylemek. Tekrar tekrar, üstüne basa basa, milyonlarca kez:
“Beni sev.”
İntihar sevgilisine ulaşamadığı bütün yolların sonunda gelip bulur çaresiz ve kırılgan seveni. O aşkın kapatma davasında hükmen mağlup kalben galiptir. Kapatmaların olmayacağı aşkalara…
Filo bile sonunda limana döner
Tren soluk soluğa koşar gara doğru
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Mayakovski