Tabiatın bağrında yelelerini sallaya sallaya koşarken insana özgürlük duygusunu duyumsatan atları evcilleştirerek sırtına yük yüklemeyi beceren biz Türk’lerin bir de televizyonu evcilleştirme macerası vardır ki bu süre yarım yüzyılı aşmış durumda. Atı evcilleştirmenin yolu ve yöntemi neydi bilemiyorum, üzerine kafada yormuş değilim. Orta Asya’nın bozkırlarında halen dört nala özgürce koşan at sürülerinden de televizyon belgesellerinin bildirdiği kadarıyla haberdarım zaten. Ayrıca fayda maliyet hesabı ile bakıldığında faydalı gibi gözükse de atın evcilleştirilmesi gerçekten insan oğlunun hayrına mıydı, inanın o konuda da net bir şey söyleyemiyorum. At, avrat, silah diyen biz Türkler için bu kavramlar da rafa kalkalı bir hayli zaman oldu zaten. Gerçi mevzuumuz da at, avrat, silah denklemi üzerinden yeni paradigmalar geliştirmek değil. Mevzu yabanıl olanın evcilleştirilmesi ve yabanıl olana bakış. Yabani olanın evcilleştirilerek eve sokulması, etinden sütünden, derisinden faydalanılması olayı.
Biz Türkler için televizyon denilen alet yabanıl bir şeydi. Zaten normal bir akılla bakınca da öyle olmalı. Çünkü evimizdeki bir eşya başkalarının mahremlerini bizim burnumuzun dibine getiriyor. Biz de biraz utanarak biraz da kızara bozara ama zamanla da alışarak izlemeye başlıyoruz başkalarının ev içlerini. Başlangıçta doğal olarak kocaman bir soru işareti kafanızın üzerinde yer alıyordu “ acaba Zeki Müren de bizi görecek mi” diye. Çünkü röntgenciliğimiz karşısında karşı röntgenin oluşma ihtimali her zaman mevcuttu. Bizim bu cahilce sorumuz karşısında açıklamada bulunan bir “entel” elbette etrafımızda hazır bulunacaktı. Entelden aldığımız cevap ile röntgenlenilmediğine kanaat getirerek derin bir oh ile rahatlayan zihinlerimiz bu sefer de röntgenci pozisyonun yarattığı pornografik durumdan kurtulmanın bir yolunu bulup rahatlamalıydı. Başkalarının ev içlerini dikizlemenin gerilimi “erkeksi algı” ile bir şekilde absorbe eldilirdi de dünyanın bir köşesinde açlıktan ölen insanlardan haberdar olmak ya da masum yere öldürülen insanları görmek anında yük yüklemekteydi, at, avrat, silah diyen biz Türklere. Bu durum delikanlılığın herhangi bir yerinden geçemezdi. Bu ruh hali ile de yaşanılamayacağına göre, yapılacak “en güzel şey” bu atleti de evcilleştirmekti. Evet televizyon evcilleştirilmeliydi. Eve yeni gelen nazlı bir gelin gibi yavaş yavaş alıştırıldı eve, ev ahalisine. O’nun için televizyon dantellerle süslenip evin baş köşesine yerleştirilir oldu. Evin oturma düzeni O’na göre belirlenir ki ev ahalisini tanısın, yabancılık çekmesin. Oturma grubu yemek masası O’na göre şekil aldı. Televizyonun hemen yanında bir yerlerde mutlaka bir de vazo olmalıydı, çünkü ev ahalisi de O’na alışmalı. Çiçekler insanı tehdit etmeyen yabaniliğin adıdır. O’nun için bu çiçekler televizyonun civarında duran vazoda yerini aldı. Doğal çiçeklerin oluşturacağı duyarlılığı hissedecek yabanıllığı kendinde barındıranlar ise plastik çiçekleri tercih etmelidir. Artık televizyonda görünen elin erkeği ya da kadını değil evindir. Müthiş bir iş başarılmış büyük bir ahlaki rahatlama sağlamıştır.
Hani evin genç kızı elin erkeğine işveli işveli bakmasın için önceden sağlam önlemler alınır ya O’na benzer bir evcilleştirme operasyonudur aslında televizyonun evcilleştirilmesi. “Kadına bakışımız” diye bir kavramsallaştırması vardır biz Türklerin. Kim nasıl bakıyorsa artık O kadına. “Kızını dövmeyen dizini döver” diyerek kız çocuklarının evcilleştirilmesi noktasındaki eğitim bilimsel yaklaşımımızı televizyon için de uyguladık. Yukarıda atın nasıl evcilleştirildiği noktasında bilgimin olmadığını ifade ettim ama tahmin ediyorum at da evcilleşene kadar bizden yemediği sopa kalmamıştır.
Dayak cennetten çıkmadır, aynen insan gibi o da çıkartılmıştır. Belikli insanın işine yarayacaktır. Hatırlar mısınız siyah beyaz televizyonlu günleri, o zaman televizyon hafif arıza yapıp görüntü vermediğinde iki tokat atardık ve O da kendine gelir bir daha o terbiyesizliği yapmazdı. Gerçi o zamanın televizyonları da laf dinlerdi arkadaş. İki tokatta kendine gelmiyorsa at çöpe gitsin denirdi ya da bir tamircinin eline bırakılırdı ki adam etsin. Nerde o eski tek kanallı televizyonlar. Arkadaş kanallar çoğaldıkça televizyon sapıtmaya başladı. Artık televizyonlar arızalandığında tokatlayamıyoruz, tokatlasak da bi faydası olmuyor zaten. İnsanı tedirgin eden bir durum bu. İnsana ontolojik güvensizlik duygusu yaşatıyor, acaba diyor insan; benim tokadım işe yaramıyor mu. Benim lafımı neden dinlemiyor bu kız, pardon televizyon. Tabi hemen entel giriyor devreye ve gerekli teknik açıklamaları yapıyor. Ve biz yine anında rahatlıyoruz. Ama bu sefer biraz tecrübemiz var, biz de mürekep yalamışız ya, entele soruyoruz. “Yahu iyi diyorsun hoş diyorsun da bu televizyon iyice yoldan çıktı, söyle o zaman ne yapacağız” Entel sağ elini cenesi götürerek ufak bir düşünme hareketi çektikten sonra cevap veriyor “ İnteraktif televizyonculuğa geçilmesi lazım, bu işin çözümü bu” entel yaptı yine yapacağını biz bişey anlamadık. Yine kafamız karıştı. Ama entel avamın anlayacağı dilden cevap veriyor “ Artık Zeki Müren de bizi görmeli” Bu durum karşısında doğal olarak afallıyoruz. Yahu diyoruz olur mu öyle şey. Ayıptır. O bizi görecek diye ödümüz kopuyordu bizim. Kafasını sallayarak bizi küçümseyen entel kitle iletişim teorileri falan bir şeyler diyor ama yok kardeşim bu kadarı da fazla, sığmaz delikanlılığın kitabına atacam ben bu televizyonu evden, diyecekken. Ben delikanlıyım diyen birileri peydah oluyor ekrana. Birden gevşiyoruz ve O zamana kadar yapmış olduğumuz evcilleştirme çalışmalarının çok yanlış olduğuna kanaat getiriyoruz. Meğer ne kadar yanlış yapmışız, yapılması gereken televizyonun tokatlanması değilmiş, televizyonda bizim gibi insanların görünmesi gerekiyormuş. Tamam şimdi oldu diyecekken de delikanlı taklidi yapan biri ile karşılaşmak hepten perişan ediyor bizi. Ey türk silkin ve kendine gel diyoruz. Silkiniyoruz silkiniyoruz tık yok. Sanki eskiden televizyonda görünenler bizim insanımız değilmiş de uzaylı insanlarmış biz de bizim gibi gömlek giyenleri, aynı deli gömleğini giyenleri görmek istiyormuşuz. Bitti kardeşim o ideolojik devirler mevirler de bitti. Savaşı biz kazandık at gibi evcilleştirdik televizyonu da, arada bir çifte atsa da yükümüzü yüklüyoruz ya sırtına. Böylece hepimiz yükümüzü tutabiliyoruz. Eğlenip vakit geçiriyoruz. İtiraz cümlesi kuracaklarımıza da entelimiz gerekli cevabı veriyor.
“Artık yüksek çözünürlüklü yayıncılığa doğru gidiyoruz. Yüzlerce televizyon kanalını izleye biliyoruz. Çok yakında internet teknolojisinin imkanları ile interaktif televizyonculuğa da geçeceğiz ve nesne olmaktan kurtulup özne olacağız. Zaten televizyonla aramızda çokta fazla bir yabanıllık kalmadı aslına bakarsanız. Yani anlayacağınız savaşı kazandık ve televizyonu evcilleştirdik, o bir eğlence kutusuymuş da biz olayı abartmışız.” Lafı ile avunacakken birileri tekrar çıkıp “ Televizyonunu dövmeyen dizini döver” dediğinde kafalarımız yeniden karışıyor. İyidir iyi. Karışan kafa her zaman iyidir.