Reklam VerinKünyeİletişimGiriş Sayfam Yap
Ana Sayfaya Git
Yazı Karakteri Boyutu:
   
07 Ekim 2008 Salı 04:17
  Azra Sitare
  
Korkarak bize bakan İstanbul
Ramazandı, şekerdi, şerbetti derken bir bayramı daha geride bıraktık. Modern zamanlarda pek çok şeyi olduğu gibi kutsal zamanların da içini boşaltmayı, anlamsızlaştırmayı başardık.  Ama bugün bahsedeceğim konu ne bayramların kutsallığı üzerine ne de medyanın kendin çal kendin oyna türünden sabun köpüğü yoz tartışmaları.  Kalemi alaca basın için yazacak şey mi yok. Biri gider biri gelir.
Tam da bu tartışmalardan uzak yaşamaya gayret ettiğimiz, medyaya rağmen bayram ettiğimiz günün ertesinde bir acı düştü kor gibi yüreklerin üstüne. Bu vatanın toprağıyla suyuyla havasıyla ve yine bu topraktan çıkma ana babalarının sevgisiyle büyümüş 15 körpe fidan adı bile konulmamış bir savaşın kurbanı oldular.  
Kabahati gelin etmişler kimse almamış hesabı şimdi herkes suçluyu bulma peşinde. Kimi stratejik yanlışlardan dem vuruyor, kimi (kimseyi inandırmaktan uzak) fakirlik edebiyatı yapıyor. Kimi hesabı sorulacak naraları atarken, kimi topuyla cam kırmış çocuk edasında melul melul bakıyor.
Elbette her mefulün faili olduğu gibi bu günahın da bir suçlusu var. Ama kucaktan kucağa atılıp duran, mazeretlerin ardı arkasını kesmeyen kabahat yine de hala daha öncekiler gibi kabak gibi ortada duruyor.
Sonunda yine analara sabır tesbihini çekmekten başka çare kalmıyor.  Durum bu iken benim gündemimde bir başka konu daha önümde duruyor.
Malum bu ülkede PKK terörü kadar insanları derinden etkileyen bir terör daha var ki o da trafik terörü. Bayram dönüşünde en organiğinden bütün sonbahar meyvelerimi yüklenmiş ve şehrime doğru yola çıkmışken, aylar sonrasının hava durumlarını bile saat saat veren meteorolojimize ne olduysa artık, feribotuma binip maksimum iki saat içinde evimde olma hayalleri kuruyor ve bir yandan feribotuma binmek için yol alıyorken, gün boyu ısrarlı sorularımıza hayır seferlerimiz iptal değil diyen İdo’cum artık sefer saatine bir saat kala iptal edildi mesajını geçti cep-haneme.
Bunu öğrenen beni bir panikle birlikte heyecan kapladı ve şimdi ne yapacağım sorusunu sordum kendime. Yapılacak en akıl karı iş koşup bir otobüsün kuyruğundan tutmak gibi geldi ve öyle de yaptım. Hem de bir mucize gibi feribotumla aynı saatte hareket edecek bir otobüsten yer bulmuştum kendime. Keyfime diyecek yoktu lakin bu keyfimin süresi sandığımdan da az sürdü.
Bu kez İstanbul’a doğru çileli bir yolculuğa başladım kader arkadaşlarımla birlikte. Normal şartlarda 2,5 bilemedin 3 saatlik yol milim milim ilerleyen şehirlerarası! frafik yüzünden tam 7 saati buldu. Sinirler gerildikçe gerildi, telefonlar edildikçe edildi, şarjlar bittikçe bitti sabırlar de beraberinde tükendi.
Firmam ise sağolsun bu süre içinde çay kahve ikramını geçtim neredeyse suyun bile hesabını tuttu.  Yol derseniz kimi zaman neredeyse beş hatta altı şeride kadar genişlerken gidiş yolu bazen bütünüyle gelişe tahsis edildi. Yine de otobüsümüzün bazen dakikalarda yerinden kıpırdamadığı oldu.
Tüm bunlar olurken benim düşündüğüm tek şey ise lütfunda hoş kahrında diye kendimizi avuttuğumuz İstanbul’un trafik sorununun öyle böyle bir sorun olmaktan çıktığıydı. Gidiş yolunda arada bir rast geldiğimiz tek tük araca karşın geliş yönünde felaket filmlerindeki kaçan insan görüntülerini andıran metal yığını manzarası ürkütücüydü. Yani bu demekti ki aslında, İstanbul’u hormonlu bir şehre dönüştüren bu şey bütünüyle dış kaynaklıydı.
Zaten tevekkeli eski İstanbullular demiyor İstanbul eskiden böyle değildi diye. Göçebe bir halkın torunları olarak, gittiğimiz yeri çekirge sürüsü gibi tüketirken ardımızda harap olmuş bir ekin tarlası bırakır gibiyiz. İstanbul artık gözümde buğdayını kaybetmiş rüzgarda savrulan bir buğday kabuğu gibi. Öyle zayıf ve öyle anlamsız. Görüntüdeki bu kalabalık da bizi yanıltmasın.
Bir tuşla çoğaltılmış bir bilgisayar oyunundaki copy paste askerler gibiyiz hepimiz aslında.. Hepimiz çok bir arada, hepimiz çok kalabalık ama hepimizin içi ruhu boşalmış bu şehirde. Ruhlarımız hala doğduğumuz yerlerde ve gittiğimiz yere bir parçasını taşıma savaşı verirken, bedenlerimiz bu yorgun, bu ürkmüş, bu can çekişen sokaklarda kayıp…  Bir bayram ertesinde gecenin 4’ünde evimin yolunu tutmuşken bunları düşünüyorum bir yandan ve ürkerek bana bakan İstanbul’dan utanarak yüzümü önüme eğiyorum.
Yukarı Git
Yorum Ekle
Arkadaşına Gönder
Çıktı Al
Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye'nin en iyi gazetesi sizce hangisidir?
Posta
Zaman
Hürriyet
Sabah
Fotomaç
Fanatik
Takvim
Milliyet
Vatan
Akşam
Sözcü
Türkiye
Güneş
Star
Yenişafak
Cumhuriyet
Fotospor
Yeniçağ
Vakit
Foto Gol
Milli Gazete
Şok
Yeni Asır
Bugün
Radikal
Taraf
Tercüman
Referans
Yeni Asya
Ortadoğu
Evrensel
Birgün
Dünya
Yeni Mesaj
Todays Zaman
T. Daily News
Hürses
Önce Vatan
    Tiraj
    16.09.2008
    1- POSTA
    638.247
    2- ZAMAN
    628.636
    3- HÜRRİYET
    535.574
    4- SABAH
    384.715
    5- P.FOTOMAÇ
    262.763
    6- FANATİK
    227.174
    7- TAKVİM
    212.098
    8- MİLLİYET
    203.294
    9- VATAN
    193.712
    10- AKŞAM
    171.981