İnsan olmak güzeldir. İnsan kalmak daha da güzel. Ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca. Benlik, bencillik ve güzellik hepsi insana dair. Kutsal kitaplar, filozoflar, bilim adamları, bilumum entel dantel tayfa insanı ve hayatı anlamak ve anlamlandırmak adına yüz binlerce harflik laflar etmişlerdir. Bi kaç kelam da ben etmek istiyorum. Yukarıda adını zikrettiğim tayfadan bir çokları gibi ben de biolojik temelli bir okumayı algımın zeminine yerleştirerek karşılaştırma yapıyorum. Böylece insanların alışkanlıklarını kırmadan belki bir şeyler açığa çıkarta bilirim diye heves ediyorum. Çünkü insanların büyük bir kısmı alışkanlıkları dışındaki algılara kapalıdırlar.
Ve insanı hayvan ile karşılaştırıyorum. Ve lafı evirip çevirmeden “İnsan alışıyorsa hayvandır.” diyorum. Cümle aleminizin bildiği gibi kurduğum cümlenin yapısı aşırma. Bunu anlamayacak kimse zaten yok gibidir. Hani insan düşünen hayvandır, İnsan konuşan hayvandır, İnsan alışan hayvandır gibi tanımlama cümlelerinin yapısından aşırdım, bizim “İnsan alışıyorsa hayvandır” lafını. İnsanın hayvanlaşmasını bir şarta bağlayarak kurduğum bu cümlede şartın alışma ve alışkanlıklar olması okuru çileden çıkartacak cinsten biliyorum. Hele okumayı alışkanlık haline getirenleri. Böbürlene böbürlene etraflarına karşı okuma alışkanlığı kazanmalıyız, bilmem ne alışkanlığı kazanmalıyız diyenler, cümlenin tam burasında küfürü indirmiştir bile. Kardeşim alışmakla hayvanlığı neden bir araya getiriyorsun iyi alışkanlıklar vardır kötü alışkanlıklar vardır diyerek orta yol bulmayı alışkanlık haline getirenlerde olacaktır tabi. Saçma sapan bir laf söylüyorsun, hatta bana göre sadece laf söylemek için söylüyorsun bu lafı diyenler zaten çıkacaktır. “Bence okuru kışkırtmak için gevezelik yapıyor ardından başka bir şey söyleyecek, bilindik ve alışıldık anlatım dili” diyenler de azımsanmayacaktır. Ama hemen herkes “senin hiç mi alışkanlığın yok sen hiç mi alışmıyorsun be hayvan” diyecektir mutlaka. Arz edeyim efendim. Yok. Alışkanlıkla hayvanlığı aynı kefeye koyan bir insan yavrusu olarak, alışkanlık olarak gördüğüm her şeyden kurtulmaya çalışıyorum. Bunu da hayat denilen şeyin anlamı olarak görüyorum.
Gelin ve alışkanlıklarınızdan vazgeçin, en kötü bildiğiniz alışkanlıklardan tutun da en iyi bildiğiniz alışkanlıklara kadar hepsini çöpe atın. Kutsal gördüğünüz her şeyin; tanrınızın, ideolejinizin, sevgilinizin, ailenizin, paranızın, işinizin ve toplumunuzun size dayattığı tüm alışkanlıklar sizi hayvanlaştıran şeylerdir. Aman bunlardan uzak durun. Bu yazıyı okumak bir alışkanlık gereği ise lütfen burada bırakın ve okuma olayı sizde bir alışkanlık olmaktan çıksın.
Hay’at diri olmayı gerektiren ve dayatan bir yapıdadır. Alışkanlıklarıyla hareket eden insan yavrularının hayat denilen şeyle uzaktan yakından ilgileri ve ilintileri olamaz. Hayvanlar gibi güdülenerek öğrenirler, öğretirler ve yaşarlar. Onlar sadece yaşar. Hayat ise başkadır. Yaşadığımız dünya bir alışkanlıklar dünyasıdır. Bunu görmesem zaten böyle bir cümle kırk yıl düşünsem de aklıma gelmezdi. Her sabah aynı saatte çıkan, aynı tarz giyinen, tarz değiştirmeyi bile alışanlık haline getiren kitleler halinde yaşıyoruz.
Doğu Anadolu’nun bir köyündeki çobanın dünyası, köpeğinin, sürüsüsün ve eşeğinin dünyasından farklıdır. Bunlar her gün birlikte ve o kadar iç içedir ama bu çobana kolay kolay hayvanlık bulaşmaz. Çobanın yaptığı en büyük hayvanlık da hayvanlarına karşı olandır. Çobanlar alışkanlıkları en az olan hayvanlardır, çünkü onların yapmaları gereken şey hayvanlarının karınlarını doyurmak ve onların sıhhatli bir şekilde etlenmelerini sağlamaktır. Bu konuda her ne kadar tarım ve hayvancılığa dair bilimsel yaklaşımlar geliştirilse de hayvanlar kendi yapıları gereği en iyi nereden ve nasıl besleneceklerini bilirler ve ona göre hareket ederler, çobanlar buna karşı çıksa bile. Genelde çobanlar onlara ayak uydurmaya çalışır. Ayak uydurduğunun farkına varan çobanlar da her zaman bir hayvanlık yapıp yapmadıkları noktasında tedirgindirler. Ancak her gün İstanbul da, New York’da Londra’da Pekin’de milyonlarca insan yavrusu metrolara çekirge sürüleri gibi dolup dolup boşalırken, borsalar da, bankalarda, kışlalarda, okullarda, gazete ve televizyon binalarında ve her türlü sosyolojik kurumun bünyesinde kurumlarının ve mesleklerinin onlara kitlediği alışkanlıklarla yaşarken ne oluyoruz, hayvanlaşıyoruz galiba diye biliyor mu bir çoban gibi. Alışmak özgürlüğü insanın elinden alır. Hayvanlar özgür yaratıklar değildir. Sadece insanlar özgür olabilir. Özgürleşmenin birinci kuralı alışkanlıklardan kurtulmaktır. Alışkanlıklarının farkında olmama durumu ile bir kölenin kendisini özgür zannetmesi arasında hiçbir fark yoktur. Alışkanlıklardan kurtulmanın ilk yolu dirilmedir. Alışkanlıklar insanı öldürür. Diriliş ise insanın insan ile doğa ile, kendisi ile kurduğu ilişkinin zemininde saklıdır. Alışkanlıklardan kurtulmanın biricik yolu iktidar algısından uzaklaşmaktır. İktidar algısından uzak insanla ilişki, tahakkümden uzak bir doğa ilişkisi, kendinle barışık bir beden ilişkisi. Tüm bu ilişkilerinin iç içeliğinden çıkartırız biz insanlığımızı. Hiçbir çıkarsamamız çıkar beklentileri ile kesişmemeli ve boşa çıkarmalı bizden beklenilen çıkarları da. Hay’atı sukunet içinde yudumlamak adına. Güya televizyon ve sinemaya ilişkin yazılar yazacaktık bu köşede. Televizyonun ve sinemanın yapısını ifşa ederken yeniden yapılandırmanın yolları üzerine kafa yoracaktık. Sinema özgürleştirir diyecektik. Her özgürlük söyleminin bir kölelik sistemini beraberinde getirdiğinin altını çizerek anlatacaktık. Nerden çıktı şimdi bu alışkanlık konusu. Alın size bir paradoks daha alışkanlıkları kırmayı kendine alışkanlık haline getiren adamın durumu. Ne kadar trajikomik değil mi. Bu adam ben değilim ama.
Toplumsaldan kitleselleşmeye geçtikçe artan alışkanlıklar karşısında insanlığımızı korumak adına kara mizah konusu olacak durumlara düşüyoruz. Çünkü her gün maniple ediliyor, halimizin ve ahvalimizin gidişatına dair tavşan yüreği ile tedirginlik yaşıyoruz. Yaşadığımız tedirginlikleri bastırdığımız en güçlü alanımız ise alışkanlıklarımız. Kitleselleşmekle sürüleşmek, hayvanlaşmakla alışmak arasındaki ilişkinin açığa çıktığı bir yerde kitle iletişim araçları ile hayvanlığımız arasındaki durumu görmek için bir alışkanlığa gerek yok sanırım. Bu alışkanlıkların da en baskın olanı da sinema, televizyon ve Internet alışkanlığı. Gelin elimizdeki kumanda bir alışkanlığın sembolü olmaktan çıksın. Aynen film seyretmek gibi bir alışkanlık batağından kurtulmak gibi. Bilgisayarın başına geçtiğimizde masuse bizim istediğimiz yere tıklasın ilk önce. Web sayfalarının arasında kaybolmanın özgürlük olduğunu düşünmek güzel bir durum olabilir ama ya alışkanlıksa. Alışmanın bir şeyi periyodik ve sistematik olarak gerçekleştirmek olmadığını herkes biliyordur sanırım. Tabi bunlarında bir alışkanlık haline gelebileceğini de. Alışmak ve alışkanlık kavramlarını bilinç ile birlikte anlamaya çalışmak gerekir. Bilinç olayı da ayrı bir hikaye, biz bilincin hiçliğine gelmeden önce bir bilinç seviyesine erelim hele. Türkçe de güzel bir söz vardır alışkanlıklara dair, her ne kadar hayvanların alışkanlıkları üzerine kurgulanmış bir laf olsa da insanın alışması ile hayvanlık arasında sağlam bir açılım sağlıyor bence.
Alışmış kudurmuştan beterdir.