 |
| 05 Kasım 2008 Çarşamba 11:54 |
| Kamil Koç |
| |
| TELEVİZYON GERÇEĞİ VE BABAMIN CEKETİ |
|
Televizyon yapısı gereği öykü anlatan bir araçtır. Televizyonda bütün formatlar bir öykü anlatmak kendini bir öykü ile ilişkilendirmek zorundadır. Ancak anlattığı bu öyküler görüntü dili ile şekillendiği için kendi gerçekliğini başka bir gerçeklik algısına terk eder. Sanal gerçeklik olarak ifade edilen bu algı insanın düşünce yapısını dolayısı ile hayatını ve hayallerini de şekillendirmektedir.
İnsan, yaşamsal gerçeğin kendisine dayattığı gayrı insani tablolardan kendi gerçekliğine,
kendi fantezi dünyasına sığınarak rahat eder. Kendi mağarasında kurduğu gerçekliği de
yaşamsala aktarmanın yol, yöntem ve imkanlarını yaratmanın peşine düşer. Bu durum
insanı dayatılan algılardan ve tahakkümlerden koruyarak ontolojik bir rahatlama sağlar. Bu bağlamıyla fanteziler insanın en büyük sığınağıdır.
Bir de rüyalar vardır insanı kendi gerçekliğinden koparan. Bu öyle bir koparıştır ki, insan fantezisinde kendisini özne olarak görürken, rüyalarının hem öznesi hem nesnesi hem de hiçbir şeyi olu verir. Rüyalar başka bir varoluşsal düzlem imkanı yaratır insan için. Çünkü rüyalar başka bir gerçeklik ortamının olaylarıdır. Rüya gerçeğinin. Rüya gerçeği insana yaşamsal gerçekle daha sahici bir ilişkide olmanın imkanlarını sunar. Ortaya çıkan rüya gerçeği, dayatılan yaşamsal karşısında fantezilerimizin oluşturduğu rahatlamadan farklı olarak devrimci bir öznellik kazandırır bize. Bu bağlamıyla rüyalar hayatidir ve insana hayat bahşeder.
Bizler kendi hayatlarımızdan yola çıkarak çok iyi bilmekteyiz ki televizyon bizim fantezi dünyamızı şekillendirmekte hatta bizi fantezi yapamaz hale getirmektedir. Televizyon hayal dünyamızı sınırlamaktadır bunu da bize hazır hayaller sunarak gerçekleştirmektedir. Program formatları halinde paketlenmiş başkaların hayalleri bizim hayallerimiz haline dönüşürken bizler hayalsiz kalırız. Hayal yeteneğini yitiren insanlara dönüşürüz ve hayati tehlike yaşamaya başlarız.
Yaşamsal gerçeğin dayattığı ve insaniliğimizi yitirdiğimiz yakıcı ve yıkıcı tablodan kurtulup rahatlamanın ve kendimize yeni imkanlar yaratmanın yolu olan fantezi dünyamız artık bize ait değil maalesef.
Yaşamsal gerçeği şekillendirmede baskın karakter olan hakim kültürel algı, televizyonun yapısını işleyişini ve de gerçekliğini de şekillendirmekte. Dolayısıyla bizim bir sığınak olarak gördüğümüz düşler, fanteziler de yaşamsal gerçeği şekillendiren hakim kültürel algı tarafından şekillendirilmektedir. Bu çok büyük bir felakettir ve kabustur. Bu durum yaşam damarlarımızın yavaş yavaş koparıldığını göstermektedir. Bizim hayatlarımızı çekilmez kılanlar bizi rahatlama alanlarımızda da rahat bırakmamaktadırlar.
Biz biliriz ki bir çocuğun gücü hayal gücünde saklıdır. Oysa artık televizyon ile üretilen hayaller çocuk dünyasının ve bizlerin hayallerinin şekillendiricisi olmuştur. Kurduğumuz zenginlik fantezilerinden tutun da kahramanlık öykülerine, aşk hikayemize kadar hep bir başkasının. Bir dizi filmdeki aşk bizim aşkımıza bir reklam filmindeki maddi imkanlar ulaşmak istediğimiz imkanlara, bir sinema filmindeki kahramanlıklar ise bizim kahramanlığımızı denk düşüvermekte.
Ben ilkokula gidiyordum en büyük ağabeyim ise üniversite sınavlarına hazırlanıyordu, bizim okumamız için çabalayan babamızın bizi motive etmek için söylediği bir söz vardı. Ben bu sözün patentinin de babama ait olduğunu sanırdım, meğer o kuşak içerisindeki tüm babalar aynı cümleyi kurarmış. “ Oğlum siz yeter ki okuyun ben ceketimi satar sizi yine de okuturum.” Bu sözün benim için anlamı çok farklı idi. Çünkü babamın bir ceketi vardı ve o ceket sıradan bir ceket değildi. Kolları yarım deri ile kaplı, kahverengi tonların ağır bastığı çizgili kışlık bir ceketti. Ben bu ceketin çok pahalı bir ceket olduğunu düşünürdüm. Çünkü o ceketin aynısını Cumartesi akşamları TRT’de izlediğimiz Türk filmlerinden birinde görmüştüm. Hem de dönemin en büyük star oyuncusu Cüneyt Arkın’ın üzerinde. Ben bilirdim ve televizyonlarındaki yaşamlarda görürdüm ki artistler çok zengin insanlardır. Hele Cüneyt Arkın, sokak başı muhabbetlerimizin de baş kahramanı. O’nun giydiği ceket ile babamın ceketi aynıydı. Artık para pul korkusu yaşamadan rahatça okuma hayalleri kura bilirdim, çünkü parasız kaldığımızda babamın satacağı büyük bir sermayesi vardı. Ben bu ceketin kıyıda köşede rast gele kalmasına izin vermezdim. Bugünden bakıldığında sevimli bir komedisi olan bir anıdır bu benim için. Aynı zamanda kabus etkisi yaratan bir anı. Benim çocukluk fantezilerimin televizyon ile nasıl sınırlandığını gösteren felaket bir anı.
Evet büyük bir kabus tablosu ortaya çıkarttığımın farkındayım ama ne yazık ki bu bizim gerçeğimiz. Bununla yüzleşmek durumundayız, aksi taktirde ne yüzleşeceğimiz bir gerçeklik ne de bizde bir değer yargısı kalacak. Bu konudaki vahameti artıracak bir haber ise geçtiğimiz günlerde internet haber sitelerinde dolaşmaya başladı. Habere göre televizyon artık rüyalarımızın yapısını belirliyordu. Bir çoğumuz gördüğümüz rüyalardan yola çıkarak televizyon ile rüyalarımız arasındaki içerik ilişkisinin farkındaydık. Ancak bu haberde televizyon ile rüyalarımız arasındaki yapısal ilişkiden bahsetmekteydi. Bu haberi okuduğumda topyekün kuşatılmışlık duygusu yaşadım. Kendimi korunaksız ve korumasız hissettim bir anda. Babasının ceketi üzerinden fantezi geliştiren çocuğun rüyaları da kendine ait değilmiş meğer.
Haber siyah beyaz televizyon seyreden insanlar ile renkli televizyon seyreden insanlar üzerinde yapılmış bir araştırmadan bahsediyor. Haberi aynen aktarıyorum.
“ Yapılan bir araştırmada, siyah-beyaz televizyon döneminde büyüyenlerin rüyalarını da siyah-beyaz gördükleri belirlendi. Araştırma, siyah-beyaz filmler ve televizyon seyrederek büyüyen 55 yaş üzerindekilerden oluşan bir grup ile renkli televizyon ve film döneminde büyüyen 25 yaşın altındaki bir grupla yapıldı.
Araştırmaya göre, birinci grubun rüyalarını da "renksiz" görme olasılıkları artıyor. Renkli televizyon ve filmler seyrederek büyüyen ikinci gruptakiler ise renkli rüyalar görmeye daha meyilli. Araştırmayı kaleme alanlar, araştırmalarının rüyaların renkli mi, renksiz mi olduğuna dair on yıllardır yapılan tartışmaya da son vermesi gerektiğini söyledi.
20. yüzyılın ilk yarısında yapılan araştırmalarda, rüyaların çoğunun siyah-beyaz olduğu iddia edilmişti. 1960'larda ve daha sonra yapılan çalışmalardaysa, rüyaların yüzde 80'inde biraz renk bulunduğu öne sürülmüştü.
Dundee Üniversitesinden Eva Murzyn'in yaptığı son araştırmada, yarısı 25 yaşın altında yarısı 55 yaşın üstünde 60 kişiye rüyalarının rengi ve çocukluklarında film ve TV seyretme alışkanlıklarıyla ilgili sorular soruldu.
Verilerin analizi sonucunda, 25 yaş altındakilerin yüzde 5'inden azının rüyalarının siyah-beyaz olduğu, çocukluklarında renkli TV ve film izleyebilme olanağı bulanların da sadece yüzde 7,3'ünün siyah-beyaz rüya gördüğü ortaya çıktı.
Çocukluklarında siyah-beyaz filmler seyredenlerinse daha ziyade siyah-beyaz rüya gördükleri belirlendi.”
Bu yazıyı bu kadar karamsar bitirmek istemezdim ancak durum bu. İyimser tarafı ise böyle bir tablonun açığa çıkmış olması. Artık devamı size kalmış.
Toplam (1) adet yorum yapılmıştır
Abdullah Mahmut TV üzerine...
TV üzerine yaptığınız analizleri baştan sonuna kadar okudum. Anlıyorum ki şöyle bir sorun var: TV bizim fantezilerimizi öldürüyorsa yerine ne koyuyor?Yani TV muhakkak bize bir şey kazandırmıştır ama ne?Acaba bu aygıt, beraberindeki bir çok şeyle birlikte bizden kendi farkındalığımızı ya da salt farkındalık yeteneğimizi de körelttiği için mi, bize olumlu/olumsuz yansımalarını göremiyoruz.Bunun bir aptal kutusu olmadığı ortada... Artık bağımlılık yapan başka bir bir şeydir bu. Evet bağımlılık... Televizyon insan denen müthiş varlığı, bir bayağılıkla esir alabileceğimizi yine biz insanoğluna göstermiştir.Bağımlılık yaratan şeyin uyuşturucu bir etkiye sahip olması gerekir değil mi?Sizce K. Marks yaşasaydı o tarihsel önermesini gözden geçirmez miydi?Yani, Tv insanın afyonudur, diye bir tashihe gitmez miydi?Bu konu öyle böyle bir konu değildir. Siz yeni, ilginç şeyler söylüyorsunuz.Sizi izlemeye devam edeceğim.