“O bir fahişe kadar günahkar ve bir azize kadar da tövbe kardı.
Ancak; her gün ilk işini yaparcasına çalışan bir fahişe
ve her dem yüreği avuçlarında bir azizeydi.”
Üniversite yıllarında aşık olmuştum. İşin aslı aşık olduğumu da iş işten geçtikten sonra anlamıştım. Genç ve hoyrat olmanın yanına bir de aşık olmak eklenince fitili ateşlenmiş bir maytap gibi dolaşıyordum. Bir dostum benim bu derdimi anladı ve ifşa etti.
Tam bizim insanımıza özgü bir tavırla yaptı bunu.
'Hey dostum ne yapıyorsun böyle ya. Dağıtmışsın kendini aşık mısın nesin.”
Bu cümle aslında yarası kabuk bağlamış bir aşığın önüne gelen oltadan başka bir şey değildi. Bu durumun farkında olan ben “ Valla beni bilmem ama sen öyle görünüyorsun” dediğimde arkadaşım adeta bana ilaç sunmak istercesine konuya direk noktayı koydu. “Dostum ben aşka inanmam, aşk dediğin antik-yunan filozoflarının fahişelere para ödememek için uydurduğu bir masaldır.” Dediğinde ben anlımın tam ortasından vurulmuşa döndüm. Dona kaldım caddenin kenarında. Ve kendimi yapayalnız hissettim. Evet yapa yalnız, ne yani aşkta mı yoktu şimdi. Yıllar geçti ve şairin “ne kadınlar sevdim zaten yoktular” dediği gibi yaşarken işim gereği televizyon denilen aletin yapısı ve işleyişi hakkında kafa yormaya başladım. Okumalar ve araştırmalar yaptım. Bu konuda çalışma yapan herkesin karşısına çıkan ilk kavram, ilk soru işareti benim de karşıma çıktı. Televizyon nedir? Bu soru beraberinde televizyon gerçeğini ve “gerçek nedir” sorusunu da getiriyordu. Bu da televizyonun yapısını ve anlatım imkanlarını bilerek televizyonun şekillendirdiği ve televizyonun şekillendiği gerçeği açığa çıkarmakla olacaktı.
Yaşadığımız yüzyıl gerçeğini yitirmiş bir yüzyıldır. Burada gözden kaçmaması gereken “yalan”ın da bir gerçek olduğu bilgisi. Yalan bir gerçeğe gerçeklik algısının varlığına işaret eder. Bu yalanın örttüğü gerçekliktir. Televizyon gerçekliği televizyonun yapısındaki şeffaf koruma sayesinde ne örtülen ne de varolan bir gerçekliktir. İşte bu gerçeklik algısı çağın ruhunu oluşturmaktadır. Yani yalanın dahi yok olduğu bir gerçeklik artık bizim kültürel kodlarımızın bir parçası olmuştur. Eskilerin bahane yenilerin ise kılıf dediği şey budur. Peki her şey televizyon denilen bu “şey” ile mi oldu. Gerçekten de bu alet bu kadar mı güçlü. Hayır.
Her konuyu ve olayı getirip televizyona bağlamak bir yazım tekniği olan odak nokta oluşturmadan başka bir şey değildir. Yoksa kim bana paranın sahici bir şey olduğunu söyleye bilir ki. Evet her gün kullandığımız ve uğruna insanın haysiyet ve şerefini tedavülden kaldırdığı o kağıt parçalarından, paradan bahsediyorum. Nedir para?
Tarihte ilk defa Lidyalılar’ın kullandığı söylenen paranın gerçekliği ile televizyonun gerçekliği arasında sizce bir fark var mı?
Yaşamımızın hangi yanları daha sahici durup bir bakalım kendimize.
İnsan oğlunun yer yuvarlağında yuvarlanma serüveni ile oluşan durumu sadece televizyonun üzerine yıkmak elbette büyük bir haksızlık olur. Ancak televizyon üzerinden bu durumu açıklaya biliriz.
Zaten televizyon da böyle bir tarihsel sürecin getirdiği noktada icat oldu.
Yani “gerçek nedir” sorusu ekseninde televizyon bir neden değil sonuçtur.
Gelinen bu noktada arabeskçilerimiz, “ her şey yalan gerçek sensin” diyerek dünyayı “yalan” olarak tanımlarken kendilerince bir gerçeklik algıları varmış gibi yaparak efkarlı efkarlı türküler söylemekte ve varolan vahşi durum karşısında emniyet noktaları oluşturmaktalar. Bununla yetinmeyen başka bir tayfa da “what is the matrix” yaklaşımıyla, sanal bir dünyada yaşıyoruz. Her şey yalan nedir gerçek deyip durmakta. Ve bu durumu mutlaklaştırmakta. Buradaki “nedir gerçek” de soru anlamı içermiyor maalesef. Tam tersi gerçeğin sanal olduğunu ifade ederek yeni emniyet noktaları oluşturuyor.
Neden mi böyle?
Çünkü çağımız insanı dolaylamadan iş tutamayan bir zihin dünyasının ve kültürel zeminin insanıdır. Kimileri dolayımı sanatsal anlatım diyerek süsleyip püslese de yemezler efendim. Dolayımlı iletişim, birincil ilişkilerin sosyolojik mekanı olarak adlandırılan köy ahalisinin eylemidir. Yani dolaylayarak iletişim geliştirmek bir köylülüktür. Burada ifade ettiğim köylülük coğrafi bir alanı tanımlasa da sosyolojik ve felsefi anlamıyla algılanmalıdır. Ancak o zaman anlayabiliriz İstanbul’daki, Londra’daki, Paris’teki Kudüs’deki köylülüğü.
Oysa bizim tüm yaklaşımlarımız dolayım üzerine kurulu. Günlük alış verişlerimizden tutun da işçi işveren, öğretmen öğrenci, doktor hasta vb. ilişkilerimizin tamamı bir dolayıma denk düşmekte. Köylülüğü eleştirip yerine şehirli bir medeniyet muhabbeti yapanlarımız bile kavramsallaştırmalarını kendi kılıfları olmaktan öteye taşıyamamakta. Çünkü; her dolaylama bir iktidar algısını gizleme peşindedir.
Ve her tahakkümcü bir köylüdür.
Aynen benim de bu yazıda yapmaya çalıştığım gibi.
Peki ne olacak, sen bile kılıf kullandıktan sonra nasıl olacak.
Birinci sınıf genelev fahişesinin yaptığı gibi. Direk ve dolayımsız olacak. Ne ise o olacak.
Bir konsomatris bedenini değil içki satar. Güya.
Bir millet vekilinin danışmanı olan genç ve güzel kadın O’nun metresi değil sevgilisidir. Güya. Zengin koca arayan kızımız aslında aşkı arıyordur. Güya.
Yakışıklı delikanlı gönlünün sultanını bulmuştur. Güya. Çünkü kızın babası zengindir.
Oysa bir genelev çalışanı açısından durum çok gerçekçidir. Ve tüm çıplaklığı ile dolamadan ve dolaylamadan ortadadır. İlişkisi doğrudandır. Bedenini satmaktadır ve bedelini ödeyen O’na sahip olabilir. İşte çıplak gerçek bu. Evet acı ama gerçek. Her şey yalan her şey sanal ama bu gerçek.
Kimse köylülük yapıp televizyonda özelliklede magazin programlarında gördüğü kadınlara fahişe diyerek, profesyonel genelev fahişelerine hakaret etmesin. Onlar bugünün insanı hakikate taşımada en güçlü işaret taşları. Çarpan etkisi ile gerçeğini yitiren insanı ayıktıracak sağlam deliller. Keşke televizyoncular da genelev fahişeleri kadar sahici olabilseler. Ve keşke televizyonlarda da tam anlamıyla ortaya fahişelik çıka bilse.
Ama nerede.
Televizyon cinsiyetini yitirmiş bir transexüel tavrından başka bir şey ortaya koyamamakta. Ve transexüel bir cinsiyeti yaşamsallaştırmakta.
Öyleyse kimse; Kendi fahişe yanlarını kendine ifşa etmeden.
Aradaki şeffaf korunakları ortadan kaldırarak iletişime geçmeden.
Dolayımsız ilişkiler geliştirmeden.
Ve yalan söylerken bile gerçekten yalan söyleyebilmeden
Ne medeniyetten ve şehirlilikten ne de
Televizyonun dilini dönüştüreceğinden bahsetmesin.
Arkadaşımın bahsettiği ve antik yunan filozoflarının fahişelere para ödememek için kılıf olarak kullandığı “aşk” var ya fahişelerin hakikati karşısında işe yaramamış.
“Oysa aşk daha ne olabilirdi ki mazereti”